yeni blog


yeni blog açıldı

http://ikinoktadiskriminasyonu.blogspot.com/

Reklamlar

boykot mu? ne boykotu?


 

YSK ilginç kararlar aldı. ÖDP’nin seçimlere katılmasına izin vermedi, bağımsız milletvekillerinin milletvekilliğini veto etti.

hani her türlü yolsuzluğu, haksızlığı yapan adamlar, sıkışınca “halk” var benim arkamda diyorlar ya, halk istediği adayları çıkarıyormuş gibi sanki.

Diyarbakır’dan bağımsız milletvekili olan “masum” bir adamın da adaylığını veto etmiş. sanırım onu da BDP’li sandıkları için..

evet tespit edebildiğimiz bir haksızlık var ortada. bir tarafta haklarında dava açılmasına dahi izin verilmeyen soyguncular, diğer tarafta haklarında açılmış dava olduğu gerekçesiyle, davası olmadan da  vetolanan adaylar.

bütün bunlar üzerine boykot çağrısı yapılıyor seçim için..

kime yarar sağlar boykot?

bir tarafta kamu çalışanlarının hak kayıpları, özelleştirmeler, özelleştirme ile birlikte gelen halkın hak kayıpları..

CHP’yi destekleyelim diyoruz.

CHP bunlara karşı bir şey yapar mı çok emin değiliz..

ama diğer tarafta yaratılan korku imparatorluğu… sırf muhalefetten tutuklanan gazeteciler, terörist gibi gösterilmeye çalışılan sendikalar, sivil toplum örgütleri… cemaatçi kadrolaşma.. cemaatçi sınav şebekesi.. kendi adamlarını her yere yerleştirmeye çalışan, karşısına çıkan herkesi yok etmeye çalışan, faşist, gözü dönmüş bir örgütlenme var..

ikincisi, çok daha kısa zamanda büyük şeyleri değiştirebilecek bir durum.. ikincisine acil olarak “dur” dememiz gerekir..

gerçekçi olalım.. tek seçeneğimiz var..

CHP’ye oy vermek..

seçimde CHP’ye verilmeyen her oy, seçimi boykot eden her seçmen kendinden olmayanları yok etmeye ant içmiş, gözü dönmüş cemaatçi kadrolaşmayı daha da güçlendirecek..

bunu görmek gerek..


sağlıkta dönüşüm nedir?


dönüşüme karşı olanlar ve destekleyenler var. neyi desteklediğini bilmeyen sürüyle insan var. belki neye karşı olduğunu bilmeyenler de var.

esasında o kadar umursamaz bir tavrımız var ki, öğrenmek de istemiyoruz pek.

bir de fanatiklerimiz var. hani hükümetten biri bişey diyorsa doğrudur. adamlar süper adamlar, süper işler yapıyorlar. yanlışları olmaz. o yüzden iyi şeyler yapılıyordur.

hükümetin yaptığı propagandalarla yetiniyorlar. onlar diyorsa doğrudur diyorlar.

karşı çıkanları da boş muhalefet yapmakla suçluyorlar. “iyi şeyleri de görmelerini” tavsiye ediyorlar.

açıp yönetmeliği yasayı falan okumaya gerek yok. recep akdağ ya da tayyip erdoğan iyi diyorsa mutlaka iyidir o. onlar nur yüzlü mübarek insanlar. kötü şey yaparlar mı hiç?

bir de “eskiden daha mı iyiydi” mevzusu var. olabilecekler, tayyip erdoğandan önce ve tayyip erdoğandan sonra diye ikiye ayrılıyor sanki..

en büyük yanılgı da sağlıkta dönüşüm programını, akp gelmiş hazırlamış, planlamış, sunmuş sanılıyor.

fanatikler inanmak istemiyor, partilerinin maşa olduğuna..

sağlıkta dönüşümü anlatmak istiyorum. ama 2003ten bu yana değil. 1980den bu yana. biraz daha öncesine sarkarak hatta.

ama uzun yazınca okumuyor ya kimse, burda kesiyorum yazıyı.. sonra devam etmek üzere..


ne zaman bakar insan aynaya?


 

aynaya bakmazsınız değil mi?

nasıl bir insan oldum diye bakmazsınız..

ne zaman bakar insan aynaya? ne zaman sorgular kendini?

düştüğü zaman..

düşmeden, henüz gücü elindeyken sorgulayanlar da vardır elbet. kişilikli, objektif,  kapasiteli olanlar. düşmeden de sorgularlar kendilerini.. düşmeden de bakarlar aynaya..

elbet düşeceksiniz bir gün.. sultan süleymana kalmadı bu dünya, size hiç kalmayacak…

ne diyorduk?

aynaya bakmak…

aynaya bakmazsınız hiç.. sırf başkalarına bakarsınız.. siz zaten süper, mükemmel insanlarsınız.. öyle olmasanız “halk” bu kadar durmaz arkanızda zaten.. ne ihtiyaç var ki kendinizi eleştirmeye?

hep başkalarını eleştirin.. sizin gibi olmayanları..

ayna tutuyorum size, iyi bakın..

inançlı bir aileden geliyorsunuz.. köyde büyüdünüz..

aileniz sizi imam hatipe gönderdi. orda çok iyi arkadaşlar edindiniz.. milli görüşçüydünüz o yıllarda. erbakan hocanızdı. öl dese ölürdünüz..

iran devriminin broşürleri oldu hep elinizde.. hep özlem duydunuz şeriat devrimine.. aslında onun da ne olduğunu pek bilmiyordunuz.. öyle kapılmış gidiyordunuz..

sonra üniversiteye gittiniz.. ailenizin sizi okutacak kadar parası vardı. üniversitede hala milli görüşçüydünüz.. hala şeriat devrimine özlem duyuyordunuz ama camiye gitmez oldunuz, namaz kılmaz oldunuz..

savunduğunuz, inandığınız ne varsa aşındı yıllar içinde.. geçim derdine düştünüz.. geçim derdiniz, daha fazla kazanma gayretine dönüştü.. bok gibi paranız oldu. istediğinizi aldınız. çocuklarınız oldu.. nasıl büyüdükleri, nasıl bir insan olacakları çok da umurunuzda olmayan çocuklarınız. sadece seyrettiniz büyümelerini.. sadece harçlık verdiniz onlara..

hep sağcı kaldınız ve hep düşman oldunuz solculara.. hep küfür ettiniz.. çocuklarınız hiç bilemedi sağ ne demek sol ne demek..

sonra bir gün, bir parti kuruldu ve tek başına iktidara geldi.. gençlik yıllarınız geldi aklınıza.. coştunuz..

çocuklarınız  lise diploması aldılar, paranın satın alabileceği bütün yolları denediniz, üniversite diploması da alsınlar diye..

çocuklarınız da bugün sizinle aynı siyasi görüşten ama bildikleri tek şey, sizin partiniz süper ve süper şeyler yapıyor, ötekiler kötü.. yani sizin siyasetçilerin kürsüden yaptığı propagandanın ötesine geçmiyor çocuklarınızın siyaset bilgisi.. ama yılmaz savunucusu olmuşlar sizin görüşün..

artık milli görüş değil görüşünüz.. ne olduğunu siz de pek bilmiyorsunuz.. tek bildiğiniz, her şeyin süper olduğu..

artık hassasiyetleriniz de yok.. hak, hukuk da umrunuzda değil.. Allah’tan da korkmuyorsunuz artık.. öyle bir inandırmışlar ki sizi, ne yaparsanız yapın yanınızda sanıyorsunuz..

çok değil 10 yıl önce lanetlediğiniz cemaate sarılıyorsunuz artık.. milli görüşçüyken,  “işbirlikçi, amerikancı, dinsiz” diye yaftaladığınız cemaatle kolkolasınız bugün.. bunu sormuyorsunuz kendinize hiç “nasıl oldu diye”

her sınavda kendi müritlerine kıyak geçen bir cemaat organizasyonu var.. tepkiniz ne?

cemaatin gazetesi yalan haber yapıyor tepkiniz ne?

insanlar sırf muhalif oldukları için, evet abartmıyorum, sırf muhalif oldukları için, sırf cemaatin oyunlarını açığa çıkardıkları için gözaltına alınıyorlar.

avukat bey siz daha iyi bilirsiniz oysa.. gazeteci tutuklanıyor, ne ile suçlandığı belli değil. tutuklandıktan, evi, işyeri arandıktan sonra belirleniyor suçu, delil durumuna göre..  hukuk bu mudur avukat bey?

o kadar aymazlığa düştünüz ki, o kadar kör oldu ki gözleriniz, o kadar kine bulandı ki kalpleriniz..

muhalif bir gazeteci bıçaklanıyor. siz ne diyorsunuz ? dalga geçiyorsunuz.. utanmadan, arlanmadan ya dalga geçiyorsunuz ya da dalga geçenlere saygınızı zedelemeden susuyorsunuz..

polis belgeleriyle haberler yapılıyor, karalama kampanyaları yapılıyor, siz ne yapıyorsunuz? seyrediyorsunuz.. yeri geldiğinde de alkışlıyorsunuz..

kendi vicdanınız, kendi görüşünüz olmuyor artık. ne hisset derlerse onu hissediyorsunuz..

insanlar coplanıyor, biber gazına boğuluyor tepkiniz ne? sizden değiller diye her şey reva onlara..

iett otobüsünde bir çift birbirine sarıldı diye, otobüsten atılıyor, onlara destek çıkan biri dayak yiyor. tepkiniz ne?

tepkiniz yok..

ama göremiyorsunuz bunlara tepkisiz kalırken nereye gittiğinizi. birbirine sarılan çiftlere böyle davranmaya başlarsa toplum, sizin çocuklar çok dayak yer, göremiyorsunuz. onlar iett otobüsüne binmezler, arabaları vardır. onlar daha elit muhitlerde takılırlar ama elbet onlara da vurur bir gün sizin beslediğiniz karanlık..

sonra dönüp bakıyorsunuz. hiç arayıp sormadığınız hayatından bihaber olduğunuz yeğeniniz solcu olmuş.. muhalif olmuş..

“imamın oğlunu ne hale getirmişler” diye hayıflanıyorsunuz..

siz, öz yeğeninizi “imamın oğlu” diye biliyorsunuz. onu tanımıyorsunuz bile.. onun kendisi olabildiğini nerden bileceksiniz? babasından aldığı ile yaşamadığını, kendisine kendi başına bir yol çizdiğini nerden bileceksiniz?

yüzünü hatırlıyor musunuz ki yeğeninizin. eğer üniversite okumamış olsaydı, köyde kalsaydı adını bilecek miydiniz?

her yaz tatiline geldiğinizde size fındık toplayıp veren, size ağaçtan erik getiren, tarladan patates söküp getiren, size sofralar kuran sadık köylünüzden başka ne olacaktı ki? üniversite okumasaydı?

bırakın avmlerdeki aynaları, berber koltuğunda otururuken bakın aynaya.. 

siz kendinize bakın bakalım önce.

sizi ne hale getirmişler?

 

sakın gücenmeyin söylediklerime. saygısızlık olarak almayın lütfen.

biliniz, hiçkimse sırf kan bağı olduğu için, kendisine zerre saygı duymayan bir adama saygı duymak zorunda değildir.

iyi biliniz bunu.

siz; kişiliğini, kimliğini hiçe saydığınız, sadece babasının oğlu olarak tanıdığınız öz yeğeninizden saygı görmek için önce ona saygı duymalısınızdır.

çok kolaydır, istanbuldan, oturduğun yerden, sadece varlığını ve bugün ne olduğunu bildiğin bir kişinin, birileri tarafından kullanıldığını, birileri tarafından “bu hale” getirildiği yorumunu yapmak.

senin gibi olmamışsa olmamıştır diye düşünmek çok kolaydır.

 

ayna demiştik..

ne zaman bakar insan aynaya?

düştüğü zaman.. düştüğü zaman sorgular kendini.. ne olduğunu, neler yaptığını…

düşmeden bakın lütfen aynaya.. düşmeden sorun kendinize aklınıza gelen her soruyu.. yanılıyor olmaktan korkmayın.. 

düştüğünüz zaman çok acıtır..

aynanın üstüne düşerseniz bir de..

paramparça görürsünüz kendinizi…


solculuk ve iki yüzlü demokratlık


dünyaya karşı bir duruş sergilerken “örgütlü” olmak; daha güçlü yapar insanı.. ama örgütlü olmanın bir istenmeyen etkisi vardır hepimiz üzerinde; bakış açımızı daraltır. bizden olanlar ve olmayanlar diye ayırırız insanları.

ergenekon sürecince içeri alınmalar, ulusalcılardan başladı önce.. araya karıştırılan bir kaç “malum” derin devlet maşası isimlerle birlikte ulusalcı isimler içeri alındı.

ulusalcı olmayanlarımız çok da ses etmedi. olayın bir muhalif sindirme operasyonu olduğunu sadece ulusalcılarımız söyledi..

diğerlerimiz seyretti.

askerler alındı içeri. şangay işbirliği örgütüne, avrasya projesine destek veren asker ve siyasetçiler komple alındı..

zaten asker sevmeyenlerimiz hiç de rahatsız olmadı durumdan.. iddia edilen suçları işlemiş olup olmadıkları değildi önemli olan. bizden değillerdi çünkü..

sonra gazetecilere sıra gelmeye başladı.. statükocu gazetelerin yazarlarının alınması da çok rahatsız etmedi bizi..

operasyonun dalga sayısı arttıkça, “muhalif sindirme operasyonu” düşüncesi de daha geniş kabul görmeye başladı..

hiçbirimiz, bizden olanı neden alıyorsunuz diye şikayet etmedik.

hukuksuzluk yapıyorsunuz, haksızlık yapıyorsunuz dedik.

oysa kendi içimizde dahi, ayırdık sanıkları..

bunlar asker, bunlar ulusalcı, bunlar kemalist.. suçlu olabilirler dedik..

hepimiz biliyorduk aslında ülkemizde derin devlet denince akla gelen isimleri.. ve o isimlerin iddianamede en fazla “tanık” olduklarını da gördük.

buna rağmen aynı fikirde olmadığımız insanlara yapılan hukuksuzluğa göz yumduk..

adalet dedik, hukuk dedik ama hep kendimize dedik.. iktidarı suçladık kendine göre hukuk yapmakla ama aynı şeyi biz de yaptık..

 

hepimiz aynı hikayeyi anlatıp duruyoruz. naziler dönemindeki rahibin hikayesini. kendisine sıra geldiği vakit, kendisi için mücadele edecek kimsenin kalmadığını anlatan rahibin hikayesini..

ama ne yazık ki hepimiz, kendimize sıra geldiği zaman anlatıyoruz hikayeyi..

işte bu da bizim iki yüzlülüğümüz..


hükümeti yıpratmaya çalışıyoruz, dün KPSS, bugün YGS..


YGS ile ilgili iddianın ötesinde birtakım bulgular ortaya çıktı.

önce, bazı okullarda sınava girenlerin sadece kızlardan oluştuğunu gördük. “bu ne ki böyle” “neden ki” diye düşünürken, anlamlandırmaya çalışırken ortaya başka bir şey çıktı.

ygs
resimde görüldüğü gibi, sorularda, doğru cevaba götüren bir algoritma mevcut.

i Birinci şifre: Cevap şıklarında yer alan sayılar küçükten büyüğe doğru sıralanıyor. Çakışan sayılar varsa doğru cevap o şık oluyor

İkinci şifre: Bu şifrede küçükten büyüğe doğru sıralama zaten yapılmış oluyor ve doğru cevap daima “A” şıkkı çıkıyor

 

ösym başkanı derhal açıklama yaptı. dedi ki : ” bir sürü kitaçık türü var, hepsinde şıkların yeri farklı. iddia edildiği gibi bir şey yok”

sonra hükümet sözcüsü hüseyin çelik geçti kameraların karşısına: “hükümeti yıpratmaya çalışıyorlar, seçime az süre kala böyle iddialarla, sorumluluğunu bize yükleyerek, hükümete yönelik linç kampanyasına dönüştürdüler” dedi.

çelik’in açıklamasında birtakım itiraflar da mevcuttu aslında.
“Kızlara pozitif ayrımcılık uygulamak adına sisteme verilen komutta önce kızları yerleştir şeklinde bir komut verilmiş.
Bilgisayarlara ne deseniz onu yapar. Bilgisayarlar zannedildiği kadar akıllı falan değil. Bilgisayarlar aptaldır. Ne derseniz onu yapar. 17 okulun tamamına kız yerleştirilmiş.”

oysa, “tesadüf” demişlerdi kızların aynı okula düşmesine.
böyle bir durumun tesadüf olmasına inanmadık tabi ama nedenini tam anlayamadık.
kızlar, homojen cinsiyetten oluşan sınıfta, hatta okulda sınava girince daha mı faydalı oluyor da buna “pozitif ayrımcılık” deniyor?

birleştirelim ösymnin açıklaması ile çelik’in açıklamasını.
“bir sürü kitaçık türü var, bütün kitapçıklarda şıkların yeri farklı”
“bilgisayarlar aptaldır, ne dersen onu yapar”

kişiye özel gelen kitapçık türünü de buna eklersek ne çıkıyor ortaya?

-evet, bir algoritma var ama herkesin kitapçığı ile uyumlu değil. kimlerin nerde sınava gireceği zannedildiği gibi komple, bilgisayarlar tarafından otomatik belirlenmiyor, sisteme verilen komutlara göre ayar çekilebiliyor.

kişiye özel algoritmadan mı bahsediyoruz yoksa? yani algoritmadan haberdar olanlar ile kitapçığı algoritma ile uyumlu olanlar, aynı kişiler mi?

KPSS’de FEM dershanelerine giden öğrencilerin soruları aldığı gerçeğine vakıfız.
cemaat “iyi çalışıyor” ama açık verdi.
soruları alarak olmuyor demek ki.. daha akıllıca düşünülmüş bir yöntem gerek..
ve bulundu.. ALGORİTMA…

bütün bunların yanında, internette “YGS’de mod medyan çıkacak haberiniz olsun” mesajları dolaşıyor ve arama motorunda sınavdan bir gün önce “medyan” teriminin aranması 5 kat artıyor.
mod

bunlar tesadüf olabilir mi ki?

yani öylece bekliyoruz sanki ağzımızdan salyalar akarak, “bir açık çıksa da ortaya hükümeti yıpratsak” diye..
bu mudur yani?
ülkenin gençleri travmatik sınavlarla seçiliyor.. her sınav, hayatı kazanma- kaybetme kaygısına dönüşüyor ve bütün bunlara ilaveten, birileri o sınavlarda haketmedikleri puanları yapıyor, “şaibeli” durumlar ortaya çıkıyor..
ve bu iddiaların üzerine gitmek, kökenini araştırmak, “hükümeti yıpratmaya çalışmak” oluyor.

siz bizi salak mı sandınız?
tesadüf olabilir mi bütün bunlar?


bir milletvekili adayımız var


 

alanında kendini kanıtlamış bir profesör, milletvekili aday adayı oluyor. belki de milletvekili olacak… temayül yoklamalarında; kendisine adaylık için sıra gelmeyecekmiş, gelse de seçilemeyecekmiş gibi duruyor ama siyaset bu, ne olacağı belli olmaz.. hocamızın “dereyi görmeden paçaları sıvamayan, sağlam bağlantıları olan” birisi olduğunu göz önünde bulundurursak, ihtimal daha da güçleniyor.

mevcut milletvekillerinin söylemlerini her gün duyuyoruz.. çoğunun, gerçek hayatta nasıl birer insan olduğunu bilmiyoruz. ailesine nasıl davranır? birlikte çalıştığı insanlarla ilişkileri nasıldır? dünyaya bakışı nedir? bunları bilemiyoruz.. biz sadece “imaj maker”larının tavsiyeleriyle yarattıkları sahte imajları görüyoruz ve o imaja gerçek bir insan muamelesi yapıyoruz…

mesela; referandum sürecinde öyle açığa çıktı ki bu imaj-gerçek farkı, çoğumuzun tiksintileri had safhaya çıktı..

12 eylül darbesi yapıldığı vakit, türkülerle, marşlarla, dualarla karşılayan adamlar, darbeden söz açıldığı vakit, en iyimser olanı “darbe gerekliydi” yorumunu yapan adamlar, darbeyi lanetlemeye başladılar..

çünkü bir imaj gerekliydi referandum kampanyasına.. “12 eylülle hesaplaşıyoruz” imajı bulundu ve ikiyüzlülüğe aldırmadan, hepsi bu imaja büründü.. 12 eylül cuntasının kaymakamlığını, valiliğini, işkenceciliğini, psikolojik harekatını yürütmüş eli kanlı adamlar dahi, “12 eylülle hesaplaşan kahramanlar” a dönüştü..

yuttuk mu bu imajı? referandum sonuçlarına bakarsak, “evet yuttuk”

adayımıza dönelim biz..

madem ki yutuyoruz, nasıl bir insan olduğunu bilmediğimiz kişiler için üretilen imajları, o halde tanıdığımızdan başlayalım..

ve demokrasi manyağı bir partinin adayı olduğu için, 12 eylüle bu kadar düşman (!) olan bir partinin adayı olduğu için, dikkatlice bakalım…

“12 eylül devrimi çocuklar”, dedi.. siz bilmezsiniz..  siz doğmamıştınız daha o zaman… o askerler ne kadar yakışıklılardı…

12 eylüle “devrim” demek nasıl bir haldir? ülkenin kendini bilmez liberalleri dahi, darbeydi ama gerekliydi derken, 12 eylüle kim devrim der?

ya liberalizmin koyu bir savunucusu olacaksınız, ya da küresel sermayenin Türkiye üzerindeki çıkarlarını savunacaksınız.. başka türlü nasıl “devrim” denir ki 12 eylüle?

bir üçüncü ihtimal var.

her şey olup biterken, ülke, ulusal sermayenin çıkarlarına göre yeniden şekillendirilirken ve bu şekillendirmede ülkenin aydın insanları öldürülürken, sizin gördüğünüz, sadece, deniz kuvvetleri komutanının beyaz üniforma içerisinde ne kadar karizmatik durduğudur… oysa kan sıçramıştır o üniformaya, onu bile görmüyorsunuzdur…

memlekete olanlara bu kadar duyarsız biri iken, gün geliyor milletvekilliğine soyunuyorsunuzdur.. belki de sistem böyle gerektiriyordur..

ve yarın olur da meclis kürsüsüne çıkarsanız, siz de “12 eylül faşizmi” ni cümle içinde kullanmak durumunda kalacaksınızdır.. “imaj maker”ınız öyle not düştüğü için önünüzdeki kağıda…

 

bir erkeği, saçı uzun olduğu için rencide ediyorsunuz..”o ne öyle kız gibi” diyorsunuz. saçı bir cinsiyet ayrım aracı olarak değerlendiriyorsunuz.. ama yarın kürsüden, “biz, herkesin bireysel haklarına saygı duyuyoruz. kimseyi farklı olduğu için yargılayamayız, çünkü bu bizim felsefemize aykırıdır. her türlü ayrımcılığın karşısındayız” diye nutuk atacaksınızdır..

 

aslında hiç de demokrat değilsinizdir. “dediğim dedik” sinizdir. sizin söylediğiniz gibi olmayınca bir şeyler, ortalığı ayağa kaldırırsınız. karşıdakinin fikirleri sadece sinek vızıltısıdır sizin için..

ama olur da vekil seçilirseniz, demokrat gibi görünmek zorunda kalabilirsiniz..

 

çok da sorun değil elbette… meclistekilerden çok da farklı değilsiniz..


blog taşınamadı


kısa bir süreliğine bloglara erişim mümkün olunca sandım ki “artık blogspot açıldı”.
oysa, telekomun dns ayarları ile interneti kullananlar için blogspot hala kapalı. durumu farketmeden sazanladığım ve taşındım diye duyuru yaptığım için bağışlayın..

burdan devam ediyorum o halde…


blog taşındı !!


merhaba,

daha önce duyurmuştum, blogumu blogspot’a taşıyacağımı. blogspot hakkındaki mahkeme kararı kalktı ve taşındım.

bu blog duracak bir süre daha ancak yeni yazılarımı burda yayınlamayacağım.

yeni adresimde eski yazılarım da olacak..

http://ikinoktadiskriminasyonu.blogspot.com/ adresinden takip edebilirsiniz..

görüşmek üzere…


haddimi bilmek


 

“had bildirici” bir e-posta aldım. “kimliği  belirsiz” biri yollamış. aynen aktarıyorum:

“sen, kimsin ki?  atıp tutuyorsun.

milyonlarca kişinin sevdiği, saygı duyduğu koskoca adamlar hakkında, konuşmak senin ne haddine ki? sen kimsin? daha okulunu bitirememiş bir üniversite öğrencisisin. sen onları seviyesinde bir insan değilsin ki? bin sene okusan da haddini bileceksin”

demiş.

düşündüm bunun üzerine biraz. ve aslında sadece bunu yazanın değil, bir çok kişinin aynı tepkiyi verebileceğini düşündüm. yazılarımı okuyup da tepkisini söylemeye lüzum görmeyen, yazılarımı okumamış ama okusa aynı tepkiyi verecek olan bir sürü insan getirdim gözümün önüne. kimi 60 yaşında kimi 20..

cevap veriyorum. okuyana- okumayana, tepki verene-vermeyene..

cevap veriyorum.

bana haddimi bildirirken, görüyorum ki; beni küçük görüyorsunuz, büyüklük tasladığımı ama aslında öyle olmadığımı yüzüme vurmaya çalışıyorsunuz.

oysa yanılıyorsunuz, ben kendimi büyük görmüyorum. ben kendimi olduğum kadar görüyorum. belki sizin gördüğünüz kadar küçük değil ama büyük de değil.

siz beni kendiniz kadar görüyorsunuz. katılabilirim bu fikre.

ama kendinizi küçük görüyorsunuz. kendinize, dünya üzerinde söz sahibi olma hakkı tanımıyorsunuz. ceketinin düğmeleri sizin bütün kıyafetlerinizden daha pahalı olan adamı, çok büyük görüyorsunuz. dünya üzerinde söz söyleme hakkının ona ait olduğunu sanıyorsunuz. “ben kimim ki” diyorsunuz kendinize. ve sonra dönüp bana da diyorsunuz; “biz küçüğüz o halde sen de küçüksün” diye.

reddediyorum bunu. dünya üzerindeki her insan kadar söz hakkım var diyorum “dünya üzerine”.

dalga geçiyorsunuz bu sefer. “sen kimsin ki diyorsunuz, ne gücün var ki senin?”

işte mesele de burda ya.

ve sanıyorsunuz ki, seçimde oy kullanmaktan ibarettir dünyaya tepki. sanıyorsunuz ki size çizilen sınırlar kadardır dünya.

benim hayatımı etkileyen her ne varsa dünya üzerinde, ben o konuda söz söyleme hakkına sahibimdir. sözümü geçiririm ya da geçiremem ama söz hakkım vardır. sizin de vardır.

kullandırmıyorlar diye sınır koyamazsınız kendinize. o başkalarının koyduğu sınırlardan ibaret değildir hayat.

siz, zorlayın bakalım size verilen hadlerin sınırlarını.

başka nasıl olur ki özgür dünya???


%d blogcu bunu beğendi: